Başarısızlık Kader mi?

İbn-i Haldun’a ait çok ünlü bir söz vardır ; ‘’Coğrafya kaderdir’’. Hemen hemen herkesin bir yerlerde konuşulurken duyduğu ya da sohbet esnasında büyük bir inançla kullandığı bir cümledir bu. Tabi ki bu sözün zamanında söylenmesinin öylesine bir sebebi yoktu. İbn-i Haldun’un yapmış olduğu uzun gezi ve ziyaretleri sonucunda bu kanıya varmış olduğunu biliyoruz. Mesela bu sözünü açınca şunları da ekler cümlesine; ‘’ soğuk iklimi olan bölgenin insanlarının disiplinli ancak dar bakış açısıyla düşündüklerini, sıcak iklimde yaşayanların ise daha rahat ve yaratıcılıklarının daha fazla olduğunu’’ vurgular.

Ben bu görüşleri tamamen reddetmek yerine bu cümlelerin toplumsal olarak ‘’bilinçli’’ bir şekilde yanlış anlaşıldığını düşünüyorum. Yani düz mantıkla ‘E biz Asya ülkesiyiz o zaman ne kadar çalışırsak çalışalım başarısız olacağız zaten, çalışmamıza gerek yok’ gibi bir mantığa bürüme yoluna gidilmesi oldukça tehlikeli bir argüman olacaktır.

Çevresel faktörler tabi ki etkilidir insan doğası üzerinde ancak karışık bir yapıya sahip olan başarıyı sadece bir değişkenle sınırlı tutup tüm suçu havanın kötü olmasına ya da çok dağlık bir alanda yaşıyor olmamıza bağlarsak kafasını kuma gömen deve kuşundan farksız olduğumuzu söylemek zorunda kalırım.

Bir süre için kaderimizin sadece coğrafyaya bağlı oldu düşünürsek eğer; son dönemde sıkça adını duyduğumuz bataklıklar ülkesi Finlandiya’nın başarısını nasıl açıklayacağız? Grigory Petrov’un ‘Beyaz Zambaklar Ülkesinde’ kitabını incelediğimizde ülkenin coğrafi olarak ne kadar zor şartlarla çevrili olduğunu, ağır kış mevsiminden dolayı umutsuzluğun insanlar tarafından nasıl çaresizce kabul edildiğini tüm gerçekliğiyle bulabilirsiniz. Fin toplumu umutsuzluğunun içinde kaybolurken Gregory Petrov zifiri karanlıkta cılız ama dirayetli bir mum ışığı yakmış bu ışıkla akılları aydınlatmanın savaşını vermeye başlamıştı.

Gecenin en karanlık anından sonra aydınlanmaya başlayan gün bana hep umudu korumak gerektiğini hatırlatmıştır. Tarihte geriye dönüp bakıldığında buna defalarca kez şahitlik ederiz. Özellikle ortaçağ gibi korkunç bir dönemin en karanlık dönümünden sonra gerçekleşen Rönesans dönemi ve Finlandiya’nın kendini bataklıktan refaha çıkarması bu duruma verilebilecek en güzel örneklerden sadece bir kaçıdır.

Zifiri karanlık bir odada, yaktığınız mumun ışığı ne kadar cılız olursa olsun fark edilecektir. Bu zayıf ışığı güçlendiren şey ise aslında odanın çok karanlık oluşundan kaynaklanmaktadır.

Belki de bu nedenle başarı şartlarının oluşması için karanlığın pik noktasına ulaşması gerekiyordu. Kapak resminde gördünüz bütün o düşünürler karanlık bir odada yaktıkları mumlarla aydınlattılar etrafını. Galileo: ‘Dünya dönüyor sabit değildir ‘dediğinde kilise tarafından zindana atılmıştı. O dönemde yeterli desteği bulamamıştı ama ondan sonra gelenler Galileo’nun fikirlerinden çok şey öğrendiler. Unutmayalım ki Galileo bu fikriyle Aristo’nun fiziğini yıkmakla yargılanıyordu ancak ne acıdır ki Aristo da tıpkı Galileo gibi zamanının karanlık dönemine ışık tutanlardandı. Bu durum bize fikirlere olan sarsılmaz bağlılığımızın da ne kadar yanlış olduğunu gösteriyor.

 

Uzaktan kumandayı kaybetmek…

İnsanoğlunun tabiatında ‘’kısa yol’lar vardır. Aklımız her zaman kısa yolları sevdi ve sürekli onu aradı. Eğer bir uzaktan kumandanız varsa her kanal değiştirmeniz gerektiğinde ayağa kalkıp televizyonun tuşlarına basmaya kalkmazsınız. Akıl bunu mantıksız ve gereksiz bulur. Ancak bazen akıl tutulmaları yaşarız. Uzaktan kumandanın şimdiye kadar hiç yapılmadığını düşünelim ve bir gün hayatımızın son demlerinde biri bunu yapmış ve elimize tutuşturmuş olsun. O an ne hissederdik? Kötü mü? Aptal mı? Kandırılmış mı?

Madem bir çözümü vardı, bunca zaman her kanal değiştirmek için rahat koltuğundan ayrılıp kanal değiştirmek niyeydi o zaman? Peki ya bu durumu kader olarak kabullenmek fikri ne kadar mantıklı? İçinde doğup büyüdüğümüz aile fertleri de her gün aynı eylemi gerçekleştirerek bilinçaltımıza bu duruma her hangi bir çözüm olmadığı bilgisini işleyerek aynı hatanın birer parçası sayılmazlar mıydı? Böyle bir ortamda büyüyen bir insanın aklına bu duruma çözüm getirecek bir fikir gelme ihtimali ne kadar olabilir?

İşte böyle bir dönemde yani Finlandiya’nın elinde uzaktan kumandası yokken birisi çıktı ve Fin halkına uzaktan kumanda diye bir cihaz olduğunu, kanal değiştirmek için her defasında kalkıp rahatsız olmaya gerek olmadığını anlattı! Bunu görebilmek için ise tek ihtiyaçları olan şeyin hapse atılmış düşüncelerin kafeslerden çıkması olduğunu cılız ama kararlı bir mum ışığı naifliğinde söyledi. En başta kimse buna yanaşmadı, kabullenmek istemedi. Bir toplum düşünün ki uzaktan kumandanın yokluğunu kader belleyip olabilme ihtimalini bile hayal edememekte.

Finlandiya’nın uzaktan kumandası bataklıktan oluşan topraklarını sürecek basit bir makineydi. Bu topraklar insan gücüyle sürülemiyor ve bu da tarımı imkânsız hale getiriyordu. Birisi bunun bir çözümü olmalı diye düşündü ve hayvanların gücünü kullanarak geliştirdiği tarım aletiyle sürülemez denilen toprakları sürmeye koyuldu. Bu aletin üretilmesi Finlandiya’nın tarım alanındaki bütün umutsuzluğu ve kabullenilmiş çaresizliğini sona erdirdi. Tarım ürünü az olduğu için pahalı olan sebze ve meyveler ucuzladı iş alanı arttı ve refah seviyesinde ilk yükseliş başlamış oldu.

Finlandiya uzaktan kumandasını bulmuştu!

Bir zamanların bataklıklar ülkesi şimdi eğitim alanında dünyanın en iyileri liginde birincilik için mücadele veriyor. Bu ülke artık dünyaya bilgi satarak para kazınıyor. Eğitimdeki başarısına paralel olarak dünyanın en iyi ekonomisine sahip ülkeler arasında da başı çekmekte.

Bir tarafta yaşadığı ülkenin coğrafi engellerini kabul edip ‘’kaderine’’ mahkûm olan bir topluluk olmak diğer tarafta da çözüm odaklı bir anlayışla zorlukları akıl gücüyle kolaylaştırıp hayatı daha yaşanılır bir hale getirmek. Acaba burada kader olarak ele aldığımız kavram bize neyi anlatıyor. Biz ‘’kaderi’’ kader olarak gördüğümüz müddetçe onun gücüne ve değiştirilemez yapısını sağlam kılıyoruz aslında. Bu düşüncedeki her bir birey en sağlam taşlarını oluşturuyor bu yapının.

İzlemekten çok zevk aldığım ve hayata bakış açımı genişleten ‘’ Andre ile akşam yemeği’’ filmi bir restaurantta yemek yerken sohbet eden iki eski arkadaşı konu edinmekte. Bütün film bir masada geçen sohbetten oluşmakta ve arkadaşlardan biri tanıştığı bir yönetmenle olan konuşması anlatıyor. Tanışma esnasında New Yorklu olduğunu söyleyen kişiye yönetmen söyledikleri anlatmak istediğim durumu özetler nitelikte:

‘’Bence New York yeni model bir toplama kampıdır. Üstelik bu kamp bizzat mahkûmları tarafından inşa edilmiştir. Mahkûmlar aynı zamanda gardiyanlardır ve inşa ettikleri bu şeyle gurur duyarlar. Ve bunun sonucunda ne inşa ettikleri bu hapishaneyi terk etmeye ne de görebilmeye muktedir oldular(2).’’

Bu sözü duyduğumda beynimden vurulmuş gibi olmuştum. Evet dedim. Evet, biz de kendi kader duvarlarımızı kendimiz örüyor, içine hapsoluyor ve gardiyanlığını yapıyorduk. Ve işin dramatik tarafı ise kaderimizi ne terk edebiliyor ne de onu kendimizin inşa ettiği görebiliyorduk.

Bu konuda birkaç örnek daha sunarak durumun hep kendini tekrar eden bir yapıda olduğunu göstermeye çalışacağım.

Şimdi haritadaki yönümüzü şu dönemlerde herkesin burun kıvırdığı, beğenmediği orta doğuya çevirelim. Muhtemelen aklınıza ‘ işte şimdi yanıldığını anlayacaksın’ gibi bir düşünce gelmiş olabilir.  En başta ben de öyle düşünmüştüm. Ancak tarihin tozlu sayfalarında biraz daha geriye gidersek ki bu dönem M.S. 8 – 13. Yüzyıla denk geliyor. O dönemlerde Ortadoğu’da altın çağ yaşanıyor bilim ve felsefe Yunanlılardan sonra İslam dünyasının elinde şekilleniyordu.

Şimdilerde bilimsel gelişmelerde çok az şey kaydeden Ortadoğu’da bakalım bir zamanlar neler olmuş.

Öncelikle sizi MS. 721- 815 yıllarında yaşamış olan Cabir Bin Hayyan’la tanıştırmak isterim. İranlı bir bilim adamı olan Cabir Bin Hayyan’ın simyanın temellerini attığı bilinmekte. Hatta yazmış olduğu eserlerinden 12. yüzyılında Latince ‘ye çevrilmiş olan Kitab al-Kimya adlı eseri, Simya ve Kimya kelimelerinin kökeni olmuştur. Avrupa da ise Geber olarak tanınmakta ve Paulo Coelho’nun dünya çapında bilinen Simyacı kitabında da sayılan simyacılar arasında ismi geçmektedir. Dikkatli ve meraklı okuyucular Simyacı’yı okudukları sırada eğer bakarlarsa Cabir Bin Hayyan’la tanışmış olurlar. Evet, her hangi bir şey okurken bu kim? Bu ne demek? Diye hemen hemen her detayı araştırıp konunun dışına çıkıp kendimi kaybettiğin çok olmuştur. Ama bunların hepsi neden sorusunu içselleştirmekle başlıyor sanırım. Mesela ben size iki kere iki dört eder dediğimde neden sorusunu sormanız gibi en basit şeylerde bile mantığını anlamaya çalışmanız önünüze öğrenmeniz gereken çok daha fazla şeyi çıkartır.

Ki zamanında bu sorunun nedenini yazmış olduğu dört sayfalık bir çözümle kanıtlamış olan bir deha gelmişti yeryüzüne. Bu kişinin Newton olduğunu izninizle bildirmek isterim.

Konuyu çok dağıtmadan hepimizin ismini duyduğu ancak değerinin çok anlaşılamadığı diğer ilim adamlarını tanımaya devam edelim:

Farabi; MS 872-950 yıllarında yaşamış ve Suriye’de doğmuştur. Kendisini Muallim-i Sânî  yani ikinci üstat olarak bilinir. Birincilik koltuğunda ise Aristo oturmaktadır. Aristo’nun birçok eserini Arapçaya çeviren ve eserlerinin daha iyi anlaşılmasını sağlamak için üzerine kitaplar yazan Farabi aynı zamanda El Medinetü’l Fazıla isimli fazilet şehri anlamına gelen ideal bir devletin nasıl olması gerektiğini anlatan kitabı yazmıştır.

İbn-i Sina; MS 980- 1037 yılları arasında yaşayan Özbekistan da doğmuş ancak ilmini İran’da geliştirmiştir. Ortaçağ modern biliminin kurucusu olarak bilinmekte ve Büyük Üstat Olarak anılmaktadır. El Kanunu Fit Tıp isimli kitabı Avrupa’da 17.yy’ın ortalarına kadar tıp biliminde temel eser olarak okutulmuştur.

Harizmi; MS 780- 850 yıllarında yaşamış olan Harizmi gençlik yıllarında Bağdat Saray Kütüphanesi’nin idaresinde görevlendirilir ve buradaki antik mısır, yunan ve Hint kaynaklarından faydalanır. Matematik derslerinden gördüğümüz cebir ismi ise Harizmi’in yazmış olduğu ’’El’Kitab’ül-Muhtasar fi Hısab’il Cebri ve’l-Mukabele’’ (Cebir ve Denklem Hesabı Üzerine Özet Kitap) adlı eserinden gelmektedir. Sıfırı ve x bilinmeyenini kullanan ilk kişi olduğu bilinmektedir.

İbn-i Heysem; (MS 965- 1039) Irak’ta doğdu ve eğitimini Bağdat’ta alıp çalışmalarını burada ilerletti. Optiğin kurucusu olarak kabul edilmekle birlikte tıp alanında da özellikle göz ile ilgili yaptığı çalışmalarla optik ilmini bütünleştirdi.

 

Hocam bu X nerden geldi?

Ömer Hayyam ; (MS 1048-1131) İran doğumlu olan Hayyam Üçüncü dereceden bilinmeyen denklemlerle ilgili yazdığı bir eserinde bilinmeyen rakamı yerine Arapçada ‘Şey’ anlamına gelen kelimeyi kullanmıştır. Arapça  ‘Shay’ İspanyolcaya ‘Xay’ olarak geçmiştir. Daha sonra bu kelimenin ‘X’ harfine indirgenerek günümüzde de kullanılması sanırım İslam’ın altın çağının bize anlatacağı daha fazla ‘şey’ olduğu söylüyor.

İsmini saymadığım ve hatta bilgimizin çok kısıtlı olduğu daha birçok bilgin, düşünür sayılabilir. İçinde yaşadıkları coğrafya bu insanlara ne sundu da altın bir çağ yaşanmıştı. Bilime bu denli derin etkiler bırakan insanların aynı bölgeden ve hemen hemen yakın tarihlerde ortaya çıkmasına tesadüf denilebilir mi?

Peki, şimdiki coğrafi özelliklerle o zamandaki coğrafi özellikler çok mu farklıydı? Şimdinin orta doğusunda değişen şey neydi? Hava durumu mu? Dağların ve ovaların şekilleri miydi?

 

Zamanla değişen korelasyon

Eğitim fakültesinde aldığım derslerden birisi ‘korelasyon’ denilen bir kavramdan bahsediyordu. Kısaca açıklamak gerekirse; korelasyon,  iki veya daha fazla değişken arasında bir ilişki olup olmadığını, eğer ilişki varsa bu ilişkinin miktarını ve yönünü sayısal olarak belirlememizi sağlayan istatistiksel bir teknik olarak bilinir. Burada İki değişken arasında birbirinden etkilenme oranına bakılır.

Korelasyon katsayısı;

+1,00′ a yaklaştıkça iki değişken arasında aynı yöndeki ilişki artar. Değişkenlerden biri artarken diğeri de artar.

-1,00′ a yaklaştıkça iki değişen arasında ters yönde ilişki artar. Değişkenlerden biri artarken diğeri azalır.

0,00’a yaklaştıkça iki değişken arasındaki ilişki azalır.

Birkaç örnekle konuyu somutlaştırdığımızda daha iyi anlaşılacağını umuyorum.

Mesela boy uzamasıyla zekâ artışı arasındaki korelasyon 0 iken, kilo oranındaki artışla kalp krizi geçirme arasındaki korelasyonda ciddi anlamda sıkı sıkıya bir bağ vardır ve korelasyon katsayısının kabaca 1’e yakın olduğunu söyleyebiliriz. Ya da tuttuğu takıma göre taraftarların zekâ seviyelerinin arasında bir bağ kurmak ne kadar düşük bir korelasyona sahip olduğunu bir düşünün.

O zaman sormamız gereken soru coğrafya ve kader arasında korelasyon katsayısı kaçtır? Tüm bunları dikkate alırken bu değerlendirmenin zamanını da dikkate almak gerekir. 14.yy da coğrafya kadere etki eden en önemli etkenlerden biri olabilirken 21 yy da aynı etkiye sahip olmasını beklemek alışılmadık bir durum olurdu. Bilimin ışığında yolumuzu bulmaya devam ederken aslında her zaman olan ve olmaya devam eden bir durumla karşılaşıyoruz. Bilginin değişebilirliği durumu…

Coğrafya bir zamanlar kaderdi. Fakat artık iletişim sınırlarının olmadığı bir dünyada bundan bahsetmek çok zor. Korelasyonun kaderini kendi elimizle güçlü bir 1’den 0’ a çekmeyi başardık!

Bu konuya duyduğumda çok şaşırdığım son bir örnek daha vereceğim.

Bir gün haberleri izlerken Norveç’te bir köyün yılın altı ayı boyunca karanlıkta kaldığını ve bu problemi çözmek için de dağlara aynalar yerleştirerek güneş ışıklarını yansıtarak köyü aydınlattıklarından bahsediyordu. Kulaklarıma ve gözlerime inanmakta güçlük çekerken haberi izlemeye devam ettim. 17 metrekarelik üç adet dev ayna sayesinde güneş ışıklarını karanlığa gömülmüş köylerine yansıtarak bu problemi çözdüklerini, bilgisayar sistemiyle güneşi takip ederek açılarını otomatik değiştirerek ışığı kaçırmadan yansıttıklarını anlatıyordu Norveçliler.

Düşünen beyinlere çok şey anlatan bir haberdi bu. Coğrafya artık kader değildi. Finlandiya’da da olmadığı gibi Norveç’te de kader değildi. Ortadoğu da olmadığı gibi ortaçağ Avrupa’sında da hiçbir zaman kader olmamıştı.

Kaderimiz, duvarlarını kendimizin ördüğü, gardiyanlığını kendimizin yaptığı bir düşünce hapishanesinden başka bir şey değildi.

Kaderimiz bizdik.

1) Muktedir olmak: Gücü yetmek, yapabilmek. (T.D.K)

Yorun Bırakın